
Karen Hao / 19 Nisan 2022/ Çeviren: Nezih Kazankaya
Bu öykü, MIT Knight Bilim Gazeteciliği Burs Programı ve Pulitzer Merkezi tarafından desteklenen MIT Technology Review‘un YZ sömürgeciliği üzerine hazırladığı serinin giriş bölümüdür.
Eşimle ben yemek yemeyi ve tarih öğrenmeyi çok seviyoruz. Bu yüzden evlendikten kısa bir süre sonra balayımızı İspanya’nın güney kıyısında geçirmeye karar verdik. Tarih boyunca sırasıyla Yunanlılar, Romalılar, Müslümanlar ve Hristiyanlar tarafından yönetilen bu bölge, çarpıcı mimarisi ve zengin mutfak çeşitliliğiyle ünlüdür.
Bu kişisel seyahatin haber çalışmalarımla ne kadar kesişeceğini hiç tahmin etmemiştim. Son birkaç yıldır, giderek artan sayıda akademisyen, YZ’nın etkisinin sömürgecilik tarihinin kalıplarını tekrarladığını savunuyor. Onlara göre, Avrupa sömürgeciliği, toprakların şiddetle ele geçirilmesi, kaynakların çıkarılması ve insanların (örneğin kölelik yoluyla) fetheden ülkenin ekonomik zenginleşmesi için sömürülmesiyle karakterize ediliyordu. YZ sektörünün bugün bu şiddeti tekrarladığını söylemek, geçmişteki travmaların derinliğini hafife almak anlamına gelse de, sektör şu anda yoksulların ödediği büyük bir bedel karşılığında zengin ve güçlüleri daha da zenginleştirmek için başka, daha sinsi yöntemler kullanıyor.
Eşimle birlikte Sevilla, Cordoba, Granada ve Barselona’yı gezmeye başladığımızda bu iddiaları araştırmaya zaten başlamıştım. Aynı zamanda “veri sömürgeciliği”ni ilk kez ortaya atan temel metinlerden biri olan The Costs of Connection’ı okurken, bu şehirlerin Avrupa sömürgeciliğinin doğum yerleri olduğunu fark ettim; Kristof Kolomb’un Amerika’ya gidip gelirken geçtiği ve İspanyol tacının dünya düzenini dönüştürdüğü şehirlerdi bunlar.
Özellikle Barselona’da, bu geçmişin fiziksel kalıntıları bolca bulunur. Şehir, Sagrada Familia’nın mimarı Antoni Gaudí tarafından popülerleştirilen ikonik bir estetik olan Katalan modernizmiyle tanınır. Bu mimari akım, kısmen sömürgecilik dönemindeki işletmelerinden zenginlik biriktiren ve parayı gösterişli konaklara yatıran varlıklı İspanyol ailelerinin yatırımlarından doğmuştur.
En ünlülerinden biri olan Casa Lleó Morera, 20. yüzyılın başlarında Porto Riko’daki şeker ticaretinden elde edilen kârlarla inşa edilmiştir. Günümüzde dünyanın dört bir yanından turistler bu konağı güzelliği için ziyaret ederken, Porto Riko hala gıda güvensizliğinden muzdarip çünkü uzun süre boyunca verimli toprakları yerel halk için geçim kaynağı yerine İspanyol tüccarlar için nakit ürünler yetiştirmiştir.
Çiçek motifleri, mitolojik yaratıklar ve dönemin en büyük dört icadını (ampul, telefon, gramofon ve fotoğraf makinesi) tutan dört kadının yer aldığı, özenle oyulmuş cephenin önünde dururken, sömürgeci sömürünün bu somutlaşmış hali ile küresel YZ gelişimi arasındaki paralellikleri görebiliyordum.
YZ endüstrisi, Karayipler ve Latin Amerika’nın fatihlerigibi toprak ele geçirmeyi hedeflemez, ancak aynı kar hırsı onu erişim alanını genişletmeye iter. Bir şirket ürünleri için ne kadar çok kullanıcı edinirse, algoritmaları için o kadar çok denek bulabilir ve faaliyetlerinden, hareketlerinden ve hatta bedenlerinden o kadar çok kaynak (veri) toplayabilir.
Sektör artık kitlesel kölelik yoluyla emek sömürüsü yapmıyor; bu da tüm nüfusları insanlıktan çıkaran ırkçı inançların yayılmasını gerektiriyordu. Ancak, genellikle Küresel Güney’de, ucuz ve güvencesiz emeği sömürmenin yeni yollarını geliştirdi; bu yollar, söz konusu nüfusların yaşanabilir ücretlere ve ekonomik istikrara ihtiyaç duymadığı veya bunları daha az hak ettiği yönündeki örtük fikirlerle şekillendi.
MIT Technology Review‘ın yeni YZ Sömürgeciliği serisi, YZ gelişimi ile sömürgeci geçmiş arasındaki bu ve diğer paralellikleri, teknoloji tarafından derinden değiştirilmiş toplulukları inceleyerek ele alıyor. Birinci bölümde, insanların davranışlarının ve yüzlerinin çıkarılmasına dayanan YZ gözetim araçlarının ırksal hiyerarşileri yeniden pekiştirdiği ve dijital bir apartheid’ı körüklediği Güney Afrika’ya gidiyoruz.
İkinci bölümde, yıkıcı bir ekonomik krizin ortasında ucuz ve çaresiz işçiler bulan YZ veri etiketleme firmalarının yeni bir emek sömürüsü modeli yarattığı Venezuela’ya gidiyoruz. Seri ayrıca bu dinamiklerden uzaklaşmanın yollarını da inceliyor. Üçüncü bölümde, Endonezya’da topluluklar aracılığıyla güçlerini artırarak algoritmik denetime ve parçalanmaya karşı direnmeyi öğrenen araç paylaşım sürücüleriyle tanışıyoruz. Dördüncü bölümde ise, Yeni Zelanda’nın Maori adı olan Aotearoa’da, yerli bir çiftin dillerini canlandırmak için topluluklarının verilerinin kontrolünü geri kazanmasını ele geçiriyoruz.
Bu öyküler birlikte ele alındığında, YZ’nın, gelişiminde söz sahibi olmayan toplulukları ve ülkeleri nasıl yoksullaştırdığını ortaya koyuyor; aynı topluluklar ve ülkeler zaten eski sömürge imparatorlukları tarafından yoksullaştırılmış durumda. Ayrıca YZ’nın çok daha fazlası, tarihsel olarak mülksüzleştirilmişlerin kültürlerini, seslerini ve kendi geleceklerini belirleme haklarını yeniden ortaya koymalarının bir yolu olabileceğini de gösteriyorlar.
Bu serinin nihai amacı da budur: YZ’nın toplum üzerindeki etkisine dair bakış açısını genişletmek ve böylece işlerin nasıl farklı olabileceğini anlamaya başlamak. “Herkes için YZ” (Google’ın söylemi), “sorumlu YZ” (Facebook’un söylemi) veya “faydalarını geniş çapta dağıtmak” (OpenAI’nin söylemi) gibi söylemleri, önündeki engelleri dürüstçe kabul etmeden ve bunlarla yüzleşmeden dile getirmek mümkün değildir.
Şimdi yeni kuşak akademisyenler, gücü Küresel Kuzey’den Küresel Güney’e, Silikon Vadisi’nden halka geri döndürmek için “sömürgecilik karşıtı YZ”yı savunuyor. Umarım bu seri, “sömürgecilik karşıtı YZ”nın nasıl görünebileceğine dair bir ipucu ve bir davet niteliği taşır, çünkü keşfedilecek çok daha fazla şey var.
https://www.technologyreview.