İnsanlar İçin Yapay Zeka’ya Dair Yeni Bir Vizyon


Resim altı: Peter-Lucas Jones (solda) ve Keoni Mahelona (sağda), 2019’da Yerli Yapay Zeka çalıştayına katılıyor.

Yeni Zelanda’nın ücra bir kırsal kasabasında, yerli bir çift, YZ’nın ne olabileceği ve kime hizmet etmesi gerektiği konusunda meydan okuyor.

 

Karen Hao / 22 Nisan 2022 / Çeviren: Nezih Kazankaya

Bu öykü, YZ’nın yeni bir sömürgeci dünya düzeni yarattığı düşüncesine dayanan MIT Technology Review‘un YZ sömürgeciliği serisinin dördüncü ve son bölümüdür.

MIT Knight Bilim Gazeteciliği Burs Programı ve Pulitzer Merkezi tarafından desteklenmiştir. Serinin sitemizde yayınlanan bölümlerini buradan okuyabilirsiniz.

https://yapayzekarenkleri.com/guney-afrikanin-ozel-gozetim-mekanizmasi-dijital-bir-apartheidi-korukluyor/

https://yapayzekarenkleri.com/yapay-zeka-yeni-bir-somurgeci-dunya-duzeni-yaratiyor/

https://yapayzekarenkleri.com/guney-afrikanin-ozel-gozetim-mekanizmasi-dijital-bir-apartheidi-korukluyor/

https://yapayzekarenkleri.com/yz-endustrisi-felaketlerden-nasil-kar-ediyor/https://yapayzekarenkleri.com/algoritmalara-karsi-direnen-platform-calisanlari/

 

Yeni Zelanda’nın en kuzeyindeki eski ve gri bir binanın arka odasında, YZ için en gelişmiş bilgisayarlardan biri, bu teknolojinin geleceğini yeniden tanımlamaya yardımcı oluyor. Peter-Lucas Jones ve Keoni Mahelona çifti tarafından yönetilen, kâr amacı gütmeyen bir Maori radyo istasyonu olan Te Hiku Media, doğal dil işleme için kendi algoritmalarını eğitmek amacıyla bu makineyi %50 indirimle satın aldı. Artık bu ikilinin hayallerinin merkezinde, topluluklarının verilerinin kontrolünü elinde tutarken Maori dilini yeniden canlandırmak yer alıyor.

Hawaii asıllı olup ülkeye âşık olduktan sonra Yeni Zelanda’ya yerleşen Mahelona, ​​durumun ironisine gülüyor. “Bilgisayar, her şeyden önce Kaitaia’da, yani yüksek yoksulluk oranına ve büyük bir yerli nüfusa sahip, harap bir kırsal kasabada bir rafın üzerinde duruyor. Sanırım biraz gözden uzak kaldık,” diyor.

Proje, YZ endüstrisinin tipik işleyişinden radikal bir şekilde ayrılıyor. Son on yılda, YZ araştırmacıları “Daha fazlası daha iyidir” dogmasıyla bu alanı yeni sınırlara taşıdılar: Daha iyi sonuçlar elde etmek için daha büyük modeller (söz konusu verilerle eğitilmiş algoritmalar) üretmek üzere daha fazla veri toplamak.

Bu yaklaşım, dikkate değer atılımlar sağladı, ancak aynı zamanda maliyetleri de artırdı. Şirketler, kârlarını artırmak için insanların yüzlerini, seslerini ve davranışlarını durmaksızın topladı. Ayrıca, tüm nüfusun verilerinin ortalamasını alarak oluşturulan modeller, azınlık ve marjinalleşmiş toplulukları kenara itti; oysa bu topluluklar, teknolojinin etkilerine orantısız bir şekilde maruz kalmaktadır.

Yıllar geçtikçe, giderek artan sayıda uzman, bu etkilerin sömürge tarihinin kalıplarını tekrarladığını savunmaya başladı. Onlara göre, küresel YZ gelişimi, bu gelişimde söz hakkı olmayan toplulukları ve ülkeleri yoksullaştırıyor; bu topluluklar ve ülkeler, eski sömürge imparatorlukları tarafından zaten yoksullaştırılmış olan topluluklar ve ülkelerdir.

Bu durum, YZ ve dil konusunda özellikle belirgindir. “Daha fazlası daha iyidir” yaklaşımı, arama, e- posta ve sosyal medya gibi günlük hizmetlerde kullanılan, güçlü otomatik tamamlama ve metin analizi yeteneklerine sahip büyük dil modelleri ortaya çıkarmıştır. Ancak internetin geniş alanlarını tarayarak oluşturulan bu modeller, tıpkı daha önce sömürgecilik ve asimilasyon politikalarının yaptığı gibi, dilkaybını da hızlandırmaktadır.

Sadece en yaygın diller, Büyük Teknoloji şirketlerinin bunları desteklemek için gerekli verileri toplaması için yeterli sayıda konuşmacıya ve yeterli kâr potansiyeline sahiptir. Günlük iş ve yaşamda bu tür hizmetlere güvenmek, bazı toplulukları kendi dilleri yerine baskın dilleri konuşmaya zorlamaktadır.

Teşekkürler Reo [Yeni Zelanda’nın yerli Polinezya dili], yani Maori dilini canlandırmak için YZ’ya yönelen Maori kökenli Mahelona ve Jones, işleri farklı bir şekilde yapmak istediler. Kendi dil YZ araçlarını geliştirmek için kaynak sınırlamalarının üstesinden geldiler ve Māori verilerinin topluluğun rızası olmadan veya daha kötüsü, halkına zarar verecek şekilde kullanılmaması için veri toplama, yönetme ve koruma mekanizmaları oluşturdular.

Günümüzde Silikon Vadisi’ndeki birçok kişi YZ gelişiminin sonuçlarıyla uğraşırken, Jones veMahelona’nın yaklaşımı, marjinalleştirilmiş insanları yalnızca veri özneleri olarak görmeyen, aksineonları ortak bir geleceğin ortak yaratıcıları olarak yeniden konumlandıran yeni bir YZ nesline yol gösterebilir.

Dünya genelindeki birçok yerli dil gibi, Te Reo Māori de sömürgeleştirme ile birlikte gerilemeye başladı.

1840’ta İngilizler, Yeni Zelanda’nın Te Reo dilindeki adı olan Aotearoa’yı ele geçirdikten sonra, İngilizce yavaş yavaş yerel ekonominin ortak dili haline geldi. 1867’de, Yerli Okullar Yasası, daha geniş bir asimilasyon politikasının parçası olarak, Maori çocuklarına eğitim verilebilecek tek dilin İngilizce olmasını sağladı. Okullar, Te Reo konuşmaya çalışan Maori öğrencilerini utandırmaya ve hatta fiziksel olarak dövmeye başladı.

Sonraki on yıllarda kentleşme, Maori topluluklarını parçaladı ve kültür ile dilin korunmasına yönelik merkezleri zayıflattı. Birçok Maori de daha iyi ekonomik fırsatlar arayışıyla burayı terk etmeyi tercih etti. Bir kuşak içinde, Maori nüfusu içinde Te Reo konuşanların oranı %90’dan %12’ye düştü.

1970’lerde, bu hızlı düşüşten endişe duyan Maori topluluk liderleri ve aktivistler, bu eğilimi tersine çevirmek için mücadele ettiler. Çocuklara yönelik dil eğitimi okulları ve yetişkinler için öğrenim

programları oluşturdular. Te Reo’nun İngilizce ile eşit statüye sahip olmasını talep etmek için sokaklarda yürüyüşler düzenlediler.

1987’de, dilin ortadan kaldırılmasını aktif olarak desteklemesinden 120 yıl sonra, hükümet nihayet Maori Dili Yasası’nı kabul ederek Te Reo’yu resmi dil ilan etti. Üç yıl sonra, dilin erişilebilirliğini artırmak amacıyla Te Reo dilinde kamuya açık yayın yapmak üzere Te Hiku Media gibi iwi (kabile) radyo istasyonlarının kurulmasını finanse etmeye başladı.

Bugün konuştuğum birçok Maori, kendilerini kısmen ebeveynlerinin veya büyükanne ve büyükbabalarının Te Reo Maori konuşup konuşmadıklarına göre tanımlıyor. Kuşsaklar arası dil aktarımına erişimin olduğu bir ortamda büyümek bir ayrıcalık olarak görülüyor.

Dilin korunması için en ideal yöntem, çocukluktan itibaren günlük olarak kullanılan ortamda bulunmak yoluyla öğrenmektir. Akademik ortamda ergenlik veya yetişkinlik döneminde öğrenmek ise daha zordur. Ders kitapları genellikle Te Reo’nun yalnızca tek bir “standart” versiyonunu öğretirken, her iwi veya kabile kendine özgü aksanlara, deyimlere ve köklü bölgesel tarihlere sahiptir.

Başka bir deyişle, dil sadece bir iletişim aracı olmaktan çok daha fazlasıdır. Ebeveynden çocuğa, çocuktan toruna aktarılırken bir kültürü kodlar ve onu konuşan ve anlamını yaşayanlar aracılığıyla evrim geçirir. Ayrıca, etkilendiği kadar etkiler de; ilişkileri, dünya görüşlerini ve kimlikleri şekillendirir.

Hızla kaybolmakta olan bir dili canlandırmak için YZ’yı kullanan bir diğer yerli teknoloji uzmanı Michael Running Wolf, “Bu, nasıl düşündüğümüz ve birbirimize nasıl kendimizi ifade ettiğimizdir” diyor.

Dolayısıyla bir dili korumak, kültürel tarihi korumaktır. Ancak özellikle dijital çağda, bir azınlık dilini gerileme eğiliminden kurtarmak için sürekli bir uyanıklık gerekir. Bu dili desteklemeyen her yeni iletişim alanı, konuşmacıları baskın dili kullanmakla daha geniş kültürdeki fırsatlardan vazgeçmek arasında bir seçim yapmaya zorlar.

Running Wolf, “Bu yeni teknolojiler sadece Batı dillerini konuşuyorsa, dijital ekonomiden dışlanmış oluruz,” diyor. “Ve dijital ekonomide işlev göremezseniz, [dillerimizin] gelişmesi gerçekten zor olacaktır.”

YZ’nın ortaya çıkmasıyla birlikte, dilin yeniden canlandırılması artık bir dönüm noktasında bulunuyor. Teknoloji, baskın dillerin üstünlüğünü daha da pekiştirebilir ya da azınlık dillerinin dijital alanları geri kazanmasına yardımcı olabilir. Jones ve Mahelona işte bu fırsatı değerlendirdiler.

Jones ve Mahelona bu yolculuğa çıkmadan çok önce, Wellington’daki yüzme kulübünün üye toplantısında bir barbekü partisinde tanışmışlardı. İkili anında iyi anlaştı. Mahelona, Jones’u uzun bir

bisiklet turuna çıkardı. “Gerisi tarih oldu” diyor Mahelona. 2012 yılında ikili, Jones’un memleketi Kaitaia’ya geri döndü ve Jones, Te Hiku Media’nın CEO’su oldu. Coğrafi yalıtılmışlığı nedeniyle bölge, Aotearoa’nın ekonomik açıdan en yoksul bölgelerinden biri olmaya devam ediyor, ancak aynı zamanda Maori nüfusu da ülkedeki en iyi korunan topluluklardan biri.

20 yılı aşkın yayıncılık tarihi boyunca Te Hiku, Te Reo ses materyallerinden oluşan zengin bir arşiv biriktirmişti. Bu arşivde, 19. yüzyılın sonlarında doğan ve Te Reo’su sömürgecilikten büyük ölçüde etkilenmemiş olan Jones’un kendi büyükannesi Raiha Moeroa’nın kaydı gibi hazineler yer alıyor.

Jones, arşivi dijitalleştirme ve kuşaklara arası dil aktarımının daha modern bir versiyonunu oluşturma fırsatını gördü. Çoğu Maori artık kendi iwi’leriyle birlikte yaşamıyor ve günlük olarak Te Reo

kullanmak için yakın akrabalarına güvenemiyor. Ancak dijital bir kütüphane sayesinde, istedikleri zaman ve istedikleri yerde geçmişte yaşamış büyüklerin Te Reo’sunu dinleyebileceklerdi.

Yerel Maori kabileleri ona devam etmesi için izin verdi, ancak Jones’un materyalleri çevrimiçi olarak barındıracak bir yere ihtiyacı vardı. Ne o ne de Mahelona, ​​bunları Facebook veya YouTube’a yükleme fikrini beğenmedi. Bu, teknoloji devlerine değerli verilerle istediklerini yapma yetkisi verecekti.

(Birkaç yıl sonra, şirketler gerçekten de bu tür verileri elde etmek için Maori konuşanlarla çalışmaya başlayacaktı. Örneğin Duolingo, daha sonra Maori topluluğuna pazarlanabilecek dil öğrenme araçları geliştirmeye çalıştı. Jones, “Verilerimiz, o dili ağzımızdan söküp alanların eline geçecek ve bize bir hizmet olarak geri satılacaktı” diyor. Mahelona ise “Bu, topraklarımızı alıp bize geri satmakla aynı şey” diye ekliyor.)

Tek alternatif, Te Hiku’nun kendi dijital barındırma platformunu kurmasıydı. Mühendislik geçmişi olan Mahelona, projeyi yönetmeyi kabul etti ve CTO olarak ekibe katıldı.

Dijital platform, Te Hiku’nun veri egemenliğini oluşturmasına yönelik ilk büyük adımı oldu; bu strateji, toplulukların kendi gelecekleri üzerinde kontrol sahibi olmak amacıyla kendi verileri üzerinde kontrol sağlamayı içeriyordu. Maori veri egemenliği ağının kurucularından Tahu Kukutai, Maori halkı için bu tür bir özerkliğe duyulan arzunun tarihte kökleri olduğunu söylüyor. İlk sömürge nüfus sayımlarında, binlerce Maori’yi öldürdükleri ve topraklarına el koydukları bir dizi yıkıcı savaşın ardından, İngilizler hükümetin asimilasyon politikalarının başarısını izlemek için kabile sayılarına ilişkin veriler topladılar.

Veri egemenliği, bu nedenle sömürgecilere, ulus devlete ve şimdi de büyük teknoloji şirketlerine karşı yerli direnişin en son örneğidir. Kukutai, “Terim yeni olabilir, bağlam yeni olabilir, ancak çok eski bir tarihin üzerine inşa edilmiştir” diyor.

2016 yılında Jones yeni bir projeye girişti: Dilleri ve bilgileri gelecek kuşaklar için kaybolmadan önce 90’lı yaşlarındaki anadili Te Reo olan kişilerle röportaj yapmak. Her röportajın yanında bir transkripsiyon da gösterecek bir araç oluşturmak istedi. Te Reo öğrenenler daha sonra kelimelerin ve ifadelerin üzerine gelerek tanımlarını görebileceklerdi.

Ancak ses kaydını elle yazıya dökecek kadar dili yeterince iyi bilen çok az kişi vardı. Siri gibi sesli asistanlardan ilham alan Mahelona, doğal dil işlemeyi araştırmaya başladı. “Bilgisayara Maori dilini öğretmek kesinlikle gerekli hale geldi,” diyor Jones.

Ancak Te Hiku bir kısır döngüyle karşı karşıyaydı. Te Reo konuşma tanıma modeli oluşturmak için bol miktarda yazıya dökülmüş ses kaydına ihtiyacı vardı. Ses kayıtlarını yazıya dökmek için ise, zaten sayıları az olan ve bu eksikliği telafi etmeye çalıştığı ileri düzey konuşmacılara ihtiyacı vardı. Bununla birlikte, Te Reo kelimelerini bir kayıtta tanımaktan daha iyi bir şekilde sesli okuyabilen çok sayıda başlangıç ​​ve orta düzey konuşmacı vardı.

Jones ve Mahelona, ​​Te Hiku COO’su Suzanne Duncan ile birlikte zekice bir çözüm geliştirdiler: Mevcut ses kayıtlarını yazıya dökmek yerine, insanlardan dildeki tüm ses yelpazesini yakalamak için tasarlanmış bir dizi cümleyi okuyarak kendilerini kaydetmelerini isteyeceklerdi. Bir algoritma için, ortaya çıkan veri seti aynı işlevi görecekti. Bu binlerce konuşma ve yazma cümle çiftinden, algoritmases kayıtlarında Te Reo hecelerini tanımayı öğrenecekti.

Ekip bir yarışma duyurdu. Jones, Mahelona ve Duncan, geleneksel kapa haka dans grupları ve waka ama kano yarış takımları da dâhil olmak üzere bulabildikleri her Maori topluluk grubuyla iletişime geçti ve en fazla kayıt gönderen grubun 5.000 dolarlık büyük ödülü kazanacağını açıkladı.

Tüm topluluk harekete geçti. Yarışma kızıştı. Bir Maori topluluğu üyesi olan, eğitimci ve Te Reo’yu canlandırmak için dijital teknolojilerin kullanımını savunan Te Mihinga Komene, tek başına 4.000cümle kaydetti.

Para tek motivasyon kaynağı değildi. İnsanlar Te Hiku’nun vizyonuna inandılar ve verilerini koruyacağına güvendiler. Te Mihinga, “Te Hiku Media, ‘Bize verdiğiniz her şeyin kaitiaki’si [koruyucusu] olarak buradayız. Onlara göz kulak olacağız, ancak ses kayıtlarının sahibi hala siz olacaksınız’ dedi” diyor. “Bu önemli. Bu değerler, Maori olarak kim olduğumuzu tanımlıyor.”

10 gün içinde Te Hiku, yaklaşık 2.500 kişi tarafından yapılan 200.000’e yakın kayıttan 310 saatlik konuşma-metin çiftleri topladı; bu, YZ topluluğundaki araştırmacılar arasında eşi benzeri görülmemiş bir katılım düzeyiydi. “Bir Maori kuruluşu dışında kimse bunu başaramazdı,” diyor sosyal medyada projeyi öğrendikten sonra projeye katılan Maori veri bilimcisi Caleb Moses.

Veri miktarı, İngilizce dil modellerini eğitmek için genellikle kullanılan binlerce saatlik veriye kıyasla hala azdı, ancak başlamak için yeterliydi. Te Hiku, bu verileri Mozilla Vakfı’nın mevcut açık kaynaklı modelini başlatmak için kullanarak, %86 doğruluk oranına sahip ilk Te Reo konuşma tanıma modelini oluşturdu.

Buradan yola çıkarak, diğer dil YZ teknolojilerine de yöneldi. Mahelona, Moses ve yeni kurulan birekip, karmaşık Te Reo cümlelerini otomatik olarak etiketlemek için ikinci bir algoritma ve Te Reoöğrenenlere telaffuzlarının doğruluğu hakkında gerçek zamanlı geri bildirim vermek için üçüncü bir algoritma geliştirdi. Ekip, Siri’nin Te Reo dilindeki karşılığı oluşturmak için ses sentezi ile de denemeler yaptı, ancak sonuçta bu, kullanıma sunulacak kalite standardını karşılayamadı.

Bu süreçte Te Hiku, yeni veri egemenliği protokolleri oluşturdu. Moses gibi Maori veri bilimcileri hâlâ az ve nadirdir, ancak topluluk dışından katılanlar verileri istedikleri gibi kullanamazlar. Jones, “Bir şeyi denemek isterlerse bize sorarlar ve bizim değerlerimize ve ilkelerimize dayalı bir karar alma çerçevemiz vardır” diyor.

Bu zorlu bir süreç olabilir. Veri biliminin açık kaynaklı, serbest kültürünün, tıpkı YZ kültürü gibi, veri egemenliği uygulamasıyla çoğu zaman çeliştiği görülür. Jones, Te Hiku’nun “sadece verilerimizeerişmek isteyen” veri bilimcilerini işten çıkardığı zamanlar olduğunu söylüyor. Kuruluş şu anda staj programları ve giriş seviyesindeki pozisyonlar aracılığıyla daha fazla Maori veri bilimcisi yetiştirmeyi hedefliyor.

Te Hiku, o zamandan beri araçlarının çoğunu yeni dijital dil platformu Papa Reo aracılığıyla API’ler olarak kullanıma açtı. Ayrıca, Te Reo öğrenenlerin telaffuzlarını geliştirmelerine yardımcı olacak bir uygulama geliştiren eğitim şirketi Afed Limited gibi Maori liderliğindeki kuruluşlarla da işbirliği yapıyor. “Bu gerçekten bir dönüm noktası,” diyor Afed’in kurucusu Cam Swaison-Whaanga, kendisi de Te Reo öğrenme yolculuğunda. Öğrenciler artık sınıfta öğretmenlerinin ve arkadaşlarının önünde yüksek sesle konuşmaktan çekinmiyorlar.

Te Hiku, daha küçük yerli topluluklarla da çalışmaya başladı. Pasifik bölgesinde, birçok kişi Maori’lerle aynı Polinezya atalarına sahip ve dillerinin ortak kökleri var. Te Reo verilerini temel alan bir Cook Adaları araştırmacısı, sadece birkaç on saatlik veri kullanarak yaklaşık %70 doğruluk oranına ulaşan ilk Cook Adaları dil modelini eğitmeyi başardı.

Mahelona, “Artık sorun sadece bilgisayarlara Te Reo Māori dilini öğretmek değil,” diyor. “Sorun, Pasifik dilleri için bir dil temeli oluşturmak. Hepimiz dillerimizi hayatta tutmak için mücadele ediyoruz.”

Ancak Jones ve Mahelona, bir gün sadece yerli topluluklar ve kuruluşlarla çalışmakla yetinemeyeceklerini biliyorlar. Te Reo’nun gerçekten her yerde yaygınlaşmasını – iPhone ve Android cihazlarda Te Reo konuşan sesli asistanların bulunacağı noktaya kadar – istiyorlarsa, büyük teknoloji şirketleriyle iş birliği yapmaları gerekecek.

“Topluluk içinde gerçekten harika bir konuşma tanıma sistemi ya da başka bir şey yapma kapasiteniz olsa bile, bunu topluluğun eline teslim etmeniz gerekir,” diyor İrlanda dilini yeniden canlandırmaya yardımcı olan ve araştırmalarında aynı ödünleşmelerle boğuşan bilgisayar bilimcisi Kevin Scannell. “Bir metin yazıp size okutabileceğiniz gibi bir web sitesine sahip olmak önemlidir, ancak bunu herkesin telefonunda kullanıma sunmakla aynı şey değildir.”

Jones, Te Hiku’nun bu kaçınılmazlığa hazırlandığını söylüyor. Te Hiku, Maori’lerin kaitiakitangakoruyuculuk) ilkesine dayanan gelecekteki işbirlikleri için temel kuralları belirleyen bir veri lisansı oluşturdu. Bu lisans, Maori değerlerine saygı göstermeyi, rıza sınırları içinde kalmayı ve kullanımından elde edilen tüm faydaları Maori halkına geri aktarmayı kabul eden kuruluşlara veri erişimi sağlayacak.

Lisans, Te Hiku dışında henüz başka bir kuruluş tarafından kullanılmadı ve uygulanabilirliği konusunda bazı sorular var. Ancak bu fikir, farklı dillerde konuşma tanıma için kamu veri setleri oluşturmak üzere ses bağışları toplayan Mozilla’nın Common Voice projesinden Kathleen Siminyu gibi diğer YZ araştırmacılarına ilham verdi. Şu anda bu veri kümeleri herhangi bir amaçla indirilebiliyor. Ancak geçen yıl Mozilla, verilerini bağışlamayı seçen dil topluluklarına daha fazla kontrol hakkı verecek, Te Hiku’nunkine daha benzer bir lisans üzerinde çalışmaya başladı. “Veri kümesine katkıda bulunmanın, veri kümesinin nasıl kullanılacağı konusunda söz sahibi olmanıza yol açtığını insanlara söyleyebilsek harika olurdu,” diyor.

Veri yönetimi ve mülkiyet uygulamaları üzerine araştırma yapan Google’ın etik YZ ekibinin eski eş lideri Margaret Mitchell de aynı fikirde. “Bu, tam da her türlü teknoloji için daha genel olarak geliştirmek istediğimiz türden bir lisans. Bunun daha yaygınlaşmasını gerçekten çok isterim,” diyor.

Bazı açılardan Te Hiku şanslıydı. Te Reo, alfabesi, sesleri ve kelime yapısı gibi temel özelliklerinde İngilizceye yeterince benzediği için İngilizce merkezli YZ teknolojilerinden yararlanabilir. Maorilerayrıca oldukça büyük bir yerli topluluktur; bu da onların yeterli dil verisi biriktirmelerine ve vizyonlarını gerçeğe dönüştürmelerine yardımcı olacak Moses gibi veri bilimcileri bulmalarına olanak sağladı.

“Diğer toplulukların çoğu, bu tür mutlu tesadüflerin gerçekleşmesi için yeterince büyük değil,” diyor Indigenous AI Network’ün ortak organizatörü olan dijital teknoloji uzmanı ve sanatçı Jason Edward Lewis.

Aynı zamanda, Te Hiku’nun, YZ’nın Silikon Vadisi’nin zengin kâr merkezlerinin dışında, hizmet etmesi amaçlanan insanlar tarafından ve onlar için geliştirilebileceğinin güçlü bir kanıtı olduğunu belirtiyor.

Bu örnek, şimdiden başkalarını da motive etti. Michael Running Wolf ve kendisi gibi yerli bir teknoloji uzmanı olan eşi Caroline, Pasifik Kuzeybatı kıyısındaki yerli halklardan biri olan Makahlar için

konuşma tanıma sistemi geliştirmek üzere çalışıyor. Bu halkın dilini konuşanların sayısı ise sadece bir düzine civarında. Görev oldukça zorlu: Makah dili polisentetik bir dildir; bu, önek ve sonek gibi birçok yapı taşından oluşan tek bir kelimenin, İngilizce’deki bir cümlenin tamamını ifade edebileceği anlamına gelir. Var olan doğal dil işleme teknikleri bu dil için geçerli olmayabilir.

Te Hiku’nun başarısından önce, “bunu araştırmayı bile düşünmemiştik,” diyor Caroline. “Ama yaptıkları muhteşem işi duyduğumuzda, kafamızda adeta havai fişekler patladı: ‘Aman Tanrım, sonunda mümkün oldu.’”

Mozilla’dan Siminyu, Te Hiku’nun çalışmalarının YZ topluluğunun geri kalanı için de dersler içerdiğini söylüyor. Sektörün bugünkü işleyişinde, bireylerin ve toplulukların haklarından mahrum kalması kolaydır; değer, verilerini verenlerden değil, onları alanlardan geldiği düşünülür. “Onlar şöyle diyor:

‘Sizin sesinizin tek başına hiçbir değeri yok. Her birinin anlamlı olabilmesi için aslında bize, milyarlarca insanı bir araya getirebilecek kapasiteye sahip birine ihtiyaç var,’” diyor.

Bu bakımdan, doğal dil işleme “kolektif mülkiyetin nasıl işleyebileceğini anlamaya başlamak için güzel bir geçiş noktasıdır,” diye ekliyor. “Çünkü ne kadar yaygın olarak konuşulursa konuşulsun, diller bir

halka aittir.”

 

https://www.technologyreview.com/2022/04/22/1050394/artificial-intelligence-for-the-people/

Scroll to Top